Ara. 16, 2006
Son haftalar 80'lerde doğanlara siyaset hakkında çok şey öğretirken eski kuşaklar için tarihin tekerrürden ibaret olduğunun açık bir kanıtıydı. Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın sözlü atışmalara giden gerginliğin temeli daha 59. hükümetin ilk icraatlarıyla atılmaya başlamış, AKP hükümetinin iki yüzlü politik oyunları muhalif çevrelerin yeni çıkar kapısı haline gelmişti. Aama Cumhurbaşkanlığı gibi tarafsız olması ve toplumun tüm kesimlerine hitap etmesi gereken bir koltukta oturan Sezer, halka yakın tüm tavırlarına rağmen, belkide siyasete girme telaşıyla tarafsızlığından daha çok ödün vermeye başladı. Sezer'i ve hükümetle olan bu kavgasını anlamak için göreve ilk geldiği dönemden incelemeye başlamak gerekiyor.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer göreve ilk geldiğinde alışılmışın dışında devletin zarara uğramaması adına yaptığı uygulamalar ve marketten alışveriş yapmak gibi bazı protokollerin dışına çıkması belki de bize Atatürk'ün yaptığı kaçamakları hatırlatıyordu. Ancak önce Ecevit ile olan atışması, devlet zirvesinde yarattığı kriz ve bu sırada Ecevit'in yılların tecrübesini unutarak yaptığı açıklama yeni bir dönemin temellerini atıyordu. Sezer bu tecrübesizliğini kısa sürede üstünden attı. Ancak bu krizin bedelini Sezer değil 58. hükümet ödedi. Önce depremle sarsılan sonra zaten sarsıntıya uğramış olan ekonomi gerinlikle birlikte patlamış, tam üzerinde oturan hükümeti de yanında parçalamıştı. Yeni seçim ve getrirdiği Milli Görüşün modern bir maske takmış hali olan AKP, AB hedefiyle yola çıkmış bir partiydi. Ama bu amaç o kadar güçlüydü ki AB'ye girmek adına her tür taviz verilmeye hazırdı. Nasıl olurduda Kıbrıs'ın savunucularından biri olan Erbakan'ın öğrencileri kıasa sürede bu kadar dönebilirdi. Onların bu dönüşü çok kısa sürede basında normal olarak görüldü. Çünkü onlar artık hükümet olmuş, saldırılması gereken, muhalefet edilmesi gereken durumları kalmamıştı. Bu arada Cumhurbaşkanı Sezer, eski hükümetle yaptığı kavgaları artık bir kenara koymuş, AKP hükümetine soğukta baksa geçmişten ders almaya çalışan bir şekilde hareket ediyordu.
Ancak kurt kuzu postunu çıkarıp, diğer kuzulara salddırmaya başlayınca, Sezer çoban misali koyunları kurtarmaya çalışıyordu. Ancak ilk eylemleri sadece yasaları geri çevirmekten ibaretti. Çok iyi bir hukukçu olduğundan, AKP elinde bulunan Burhan Kuzu gibi Anayasa profosörlerine rağmen bir açık bulup Cumhurbaşkanı Sezer'in yasaları geri göndermesine engel olamıyorlardı. Tabi tek yöntem yasanın tekrar aynı şekilde gönderilmesi ve Cumhurbaşkanı'nın onaylamak zorunda kalmasıydı. O zamanda Cumhurbaşkanı yasanın iptali için Anayasa Mahkemesine başvuruyordu. Bu gerginliğe rağmen Cumhurbaşkanı hala makama ters düşecek davranışlarda bulunmamıştı. Ancak her şey hükümetin Kıbrıs konusunda sonduğu son plan hakkında Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay'ı bilgilendirmemesiyle başladı. Bu gerginlik Cumhurbaşkanı'nın tarafsızlığını kaybettiği erken seçim çağrısıyla zirveye tırmandı. Başbakan'ın seçim meydanlarında rakipleriyle konuşur gibi Cumhurbaşkanına saldırması ise hem Başbakan'ın kabadayılığını ortaya koyuyor hem de Cumhurbaşkanının artık bir siyasiye dönüştüğünü gösteriyordu. Zaten kısa süre önce Baykal'ın Cumhurbaşkanı'nı siyasete davet etmesi ancak sayın Sezer'in açıklama yapmayarak Cumhurbaşkanlığını siyasete alet etmesi bu saldırılarda önemli bir rol oynuyordu.
Şimdi gelelim dananın kuyruğunun koptuğu yere. Şu anda hükümet erken seçim yapma gibi bir politika gütmüyor. Amacı AB'de olumlu sonuç almak ve kendilerince Kıbrıs'ta nasıl olursa olsun bir çözüme ulaşarak gelecek seneki seçimlere güçlü girmek. Bu amaçla uyguladıkları politikalar ise ülkedeki muhalif çıkarcı çevrelerinde yardımıyla ülkede gerginliğe dönüşebilecek ayrımlara sebeb olmuş durumda. Bir tarafta güya AB yanlısı, AKP'li, Kıbrıs konusunda cahil gençlik medyanın da etkisiyle bir tarafa, aşırı milliyetçilik yapan, düşünce özgürlüğüne bile tahammülü olmayan, Kıbrıs konusunu ise diğerlerinden farklı olmayarak cahil bir şekilde yorumlayan başka bir gençlik diğer tarafa yığılmış gongun çalmasını bekliyorlar.
Tüm bunlara rağmen, AKP'nin seçime gitmeyeceğini bilen askeri ve siyasi çevreler baskı kurmaya çabalamakta. Ne yazık ki özellikle askerin çabalamaları bir darbe çabalamasını andırsa da, tüm darbelerde halkları kısıtlanan sol kesim bile askerin yanında yer almayı yanlış görmüyor, Atatürk milliyetçiliğiyle faşizmi ayıramayan sol kafatasçılarla aynı kolda beraber yürüyerek Türkiye'yi AKP'nin götürebileceğinden daha karanlık bir çağa götürüyor. Ancak bu savaşı bitirecek gibi görünen seçimlerde kamplara bölünmeye çalışılan halkın iki taraftan birine kayması halinde ülke tamda bazı güçlerin istediği gibi karışacağa, yine birinin oyuncağı haline geleceğe banziyor. Bu siyasi savaşın barışa dönüşmesi dileğiyle...
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Eki. 19, 2006
Türkiye Cumhuriyeti sadece Türkleri değil, diğer etnik kimlikleri de içinde barındıran ancak onları Türk ulusunun bir parçası sayan ulusal bir devlet anlayışına sahip. Osman Baydemir'in son günlerde yaptığı açıklamalar ise her ne kadar masum gibi görünse de asıl amacı bağımsızlık olan bir sürece Türkiye'nin sokulmak istenmesidir. Amaç bu süreç sonunda Türkiye'nin güneydoğusunda bir Kürt devleti kurmaktır. Baydemir kendini sosyal demokrat bir kimlikle bizlere tanıtmaya çalışa dursun, Türkiye hala bu oyunun hamlelerini görebilmiş, Baydemir'e hak ettiği cevabı verebilmiş değildir. Baydemir denen Diyarbakır Belediye Başkanı sıfatıyla koltukta oturan bu adam, göreve geldiğinden beri terör örgütünün sözcülüğünü yapmakta, şehit cenazeleri ardı ardına gelirken, şehit cenazelerini boş verir açıklamalar yapan, teröristleri kurban olarak aktaran bu adam her gün açıklamalar yapıp bizleri kızdıran Talabani ve Barzani ikilisinden bile daha küstah bir adamdır.
Atatürk Barajı gibi zaten o bölgenin su, elektrik ihtiyacını karşılayacak olan bir barajın yerel yönetime verilmesi gibi bir durum merkezi yönetimin yok sayılmasıdır. Bölgede yer alan petrol rafinelerinin kontrolünün şu an için özel bir şirkette ama yine devlet kontrolündedir. Buradaki yerel yönetimlerin kaynak yaratma bahanesiyle elde ettikleri gelirleri terör örgütüne aktarmak için kullanacakları ise aşikârdır. Bu durumda her ne kadar yerel yönetimlerin gelirlerinin artması ve merkezi yönetime olan bağımlığının azalması gerekse de, kamu malı olan baraj gibi santrallerin belediyeler gibi seçimle beş yılık bir dönemde gelen kısacası kalıcı olamayan yönetimlerin eline bırakılması ve özellikle kendi şehrinde bile binlerce sorunla uğraşan belediyelerin, baraj ya da maden işletmeciliği gibi devletin bile kontrolünde zorluk çektiği alanlarda başarı ve kontrol sağlaması beklenemez. Buna rağmen Osman Baydemir, daha Diyarbakır'da huzur ortamı yaratmak için bir girişimde bile bulunmazken, şehirde halen belediyecilik adına bile büyük eksiklikler görülürken, başka işi gücü yok gibi Avrupa'ya geziler düzenleyip, federasyon isteriz diye bağırıyor.
Baydemir gibi bir adamın federasyon istemesi ne değiştirir diyeceksiniz. Şu an için bir şeyi değiştirmez, hatta birkaç gün içinde sert açıklamalarla karşılığını da fazlasıyla alır. Ancak unutulmaması gereken bir nokta, Baydemir’e karşı yapılan sert açıklamalarla bazı gerçekleri değiştiremeyiz. Bölge halkı hala Baydemir’e ve DTP’ye güveniyor, ne Türk devleti ne siyasetçiler halka alternatif sunamamakta, hamaset politikalarıyla Baydemir ve DTP’ye karşı bölgede etkin olmaya çalışmaktadır. Bir kere şunu unutmamak lazım, bölge insanı teröre ne yazık ki bizim baktığımız gibi bakamıyor. Terör onlar için büyük bir tehdit, bunlardan kurtulmak adına kendilerine bir yol arayan, en azından bir parça huzur isteyen bir halk var. İşte Baydemir göreve geldiğinden bu yana Belediye işleriyle değil, terörden korkan, çoçuğunu bu illete kaptırmış olan anne babalara yardım ediyor, özellikle dağlarda ölüp giden terörün pençesine düşmüş gençlerin ailelerine yaptığı yardımlar ve bu sırada yaptığı propagandalarla bölgede büyük bir güven ve bu güvenin getirdiği bir güç sağlamaktadır. Burada gördüğümüz gibi Baydemir bölgede bu kadar güçlüyken ve Türk devletinin önem vermediği terörün pençesinde can vermiş gençlerin aileleri Baydemir’e destek verdiği sürece bu tür adamların bölgede etkin olması engellenemez. Eğer bölgede yaşayan Kürtleri ve Türkleri terör eziyetinden kurtarmak istiyorsak önce onlara kulak vermeli ciddiye almalıyız. Baydemir’in aracılığına izin verdiğimiz sürece bu tür tehlikeli açıklamaların ardı ardası kesilmeyecektir.
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Eki. 18, 2006
Başbakan Erdoğan her ne kadar görüşlerini, politikalarını beğenmediğim bir siyasi olsa da, sonuçta bir insandır. Bu durumda Başbakan’ın rahatsızlığına sevinmek ya da kahkahalarla gülmek tabi ki yersiz olur. Ancak Başbakan’a ne kadar geçmiş olsun dileklerimizi göndersek de dünkü olayda korumaların gerçekleştirdiği rezalet görülmeye değerdi. Başbakan fenalık geçiriyor, ancak nasıl oluyorsa bütün korumalar arabayı terk ediyor, o sırada tekrar arabaya koştuklarında, arabanın güvenlik kilidi devreye giriyor. Bu trajikomik vaka yine trajikomik bir biçimde, ön camın balyozlarla kırılmasıyla sona eriyor. Türkiye’yi yöneten bir insanın makam arabasından tutunda korumalarına kadar bu kadar işe yaramaz bir koruma çemberinde olması gariptir. Her ne kadar ölmese de, eğer bu ihmalkârlık yüzünden ölmüş olsaydı ciddi anlamda rezalet yaşanırdı. Neyse, Başbakan dün gece taburcu oldu, aslında pekte önemli bir şey yoktu ama ani bir şekilde gündemi parçalayan bir olay haline geldi. TV başında başka haberleri bekleyen insanlar buna kızsa da, sonuçta Başbakan’ın rahatsızlanması ve bu rezalet gerçektende önemli ve gündemi parçalayan bir olay. Bu tür ani gelişmeler her zaman medyada yer bulur ve her şeyi alt üst eder diyebiliriz.
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Eki. 16, 2006
Fransa önce sözde Ermeni Soykırımı tasarısını, sonra da bu sözde soykırımı tanımayanları hapisle cezalandırmayı öngören bir yasayı senatoya götürdü. Daha önce Ermeni soykırımı tasarısı da bir kaç kez senatodan dönmüş ancak en son olarak Cumhurbaşkanı Chirac tasarıyı yasalaştırmış, bundan önceki hükümet ilişkileri bu sebeble askıya alınmıştı. Oysa şimdi Ermeniler ve Fransızlar bu konuda daha ileri gitmiş olmalarına rağmen, Türk hükümeti hala bir karar verebilmiş değil. Fransa'nın çektiği Şah'a karşılık, Şah'ı korumayı hala düşünememektedir.
Peki bu şah nasıl korunacak? Türkiye'nin öncelikle yapması gereken uyarı niteliğinde Fransa ile olan diplomatik ilişkileri askıya almak, sadece Fransa'da değil AB'de de lobi yaparak Fransa gibi kendini demokrasi ve özgürlüğün kalesi olarak gösteren bir ülkenin ortaya koyduğu çelişkiyi gözler önüne sererek gerekirse AİHM'ye başvurmaktır. Bu başvuru sadece Fransa için değil bu tür yasaları daha önce kabul etmiş olan devletlerinde bu yoldan dönmelerini sağlayacaktır. Bu bize şunuda göstermelidir, Ermeni diasporası hem Fransa'da, hem Avrupa'da çok etkilidir, Türkiye Ermenilerin yaptığı propaganda hareketine karşılık bu eylemi ve düşünce özgürlüğüne saldırıyı sebeb göstererek tüm dünyada Ermeni soykırımı olmadığına dair kanıtların sunulduğu paneller, reklam filmleri, bilboardlarla anti propaganda yapmalı, Ermenileri kendi silahlarıyla kendi çöplüğünde vurmalıdır.Bu iş ne Fransız Konsolosluğuna ve Büyükelçiliği'ne atılan yumurtalarla, ne hamaset gösterileriyle çözülür, eğer bu suçlamalardan ve iftiralardan kurtulmak istiyorsak bu fırsattan yararlanarak Ermenileri tarihçilerin konuşup tartışacağı tüm dünyanın izleyeceği ve BM nezlinde yapılacak bir duruşmaya davet etmektir. Gerekirse BM genel kuruluna bu konuda bir önerge sunulmalı ve karşı tarafın gerçek anlamda samimiyeti sınanmalıdır. Eğer onları buna mecbur edebilirsek tüm tarihi gerçekler ortaya çıkacaktır.
Yorum (1)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Eki. 13, 2006
Her ne kadar Nobel gibi verildiği her alanda dünyanın en prestijli ödülünü Pamuk'tan önce hak eden Yaşar Kemal gibi yazarlarımız olsada kendisini Türkiye'ye bu gururu yaşattığı için tebrik ediyorum. Ancak Nişantaşı'nda büyüyüp, sonra da Amerika'da eğitim almış bu burjuva "aydınımızın" yaptığı saçma açıklamaları ne yazıkki ortadan kaldırmıyor. Gerçi ben Nobel ödülünü verenlerin Pamuk'un bu son çıkışıyla onu gündeme alsalarda bu nedenle ödülü verdiklerini düşünmüyorum.Tabi Güneydoğuya, Doğuya Anadolo'ya bir turist havasıyla giden, ne orada yaşamış, ne o akıl almaz kışlarında elleri donana kadar yürümüş bir adam bile değilken, yani halkına yukarıdan bakan bir aydının gerçek bir aydın olma ihtimali dünden beri aklıma takılan ve adeta içimi kemiren ve hala cevaplayamadığım bir soru. Orhan Pamuk belki çok iyi bir yazar olabilir, (Hatta bana göre ilk kitabını okuduğumdan beri tıpkı Yaşar Kemal gibi bir dünya yazarıdır.) edebi anlamda onu eleştirebilecek bilgi seviyesinde olduğumu düşünmüyorum ancak bir aydın olmaya, halkını tanıyıp onların dertlerini dinleyip aktarabilecek, dünyaya duyurabilecek bir toplum adamı olmaya ne hazırdır ne de böyle bir amacı vardır.
İşte bu yüzdendir ki Orhan Pamuk yaptığı saçma açıklamalar sonrasında ülkesinde onu edebiyatıyla tanıyıp seven birçok insanı kırmış, bugün aldığı Nobel'e bile sevinmelerini engellemiştir. Oysa bir edebiyatçıdan beklenen her ne kadar toplumsal bir görev değilsede en azından gerçekliği kanıtlanmamış bir tarihi olayı elinde hiçbir şey olmadan sadece bir anlık kızgınlık ya da başarı, ödül uğruna kullanmamak, yalanlara alet olmamasıdır.
Pamuk daha önce yaptığı açıklamalarında Türkiye'de yıllarca uygulanan, bugünde birçok düşünce adamının eskisi kadar olmasada kahrını çektiği işenceler, sadece düşündüğü için hapislerde süründürülmek gibi ayıplarımızı ortaya koyduğu yani hep kabul etmediğimiz edemediğimiz gerçekleri açıkladığında ya da bunlara kitaplarında değindiğinde kendisini takdir etmiş ve o zaman için örnek bir aydın yapısını ortaya koyduğunu düşünmüştük. Yurtdışında Türkiye düşmanları her ne kadar bunları kullansada, Türkiye'nin bu gerçeklerle Orhan Pamuk ya da başkaları söylemeden önce yüzleşmesi, düşmanlarına açık bir kapı bırakmaması gerekirdi. Ama Pamuk, tüm bu kitaplarına rağmen gerçek anlamda Nobel'i hak edeceek ölçüde edebi ve insani sorumluluklar alan eserler versede ne yazık ki ondan daha fazlasını istediler.Evet Orhan Pamuk Nobel Edbiyat ödülü uğruna yalanları kabul etti, tıpkı listeye alınmayan üç Türk asıllı Hollanda milletvekilinden ikisinin koltuk uğruna kararlarını değiştirerek sözde soykırımı kabul etmesi gibi. Ama ne olursa olsun, tarih Orhan Pamuk'un yalanlarını değil Nobel edebiyat ödülü alan ilk Türk olmasını yazacaktır.
Yorum (1)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı