Eki. 11, 2006
Dünya tarihinde özellikle modern çağda bir çok devrim olarak nitelendiribilinecek hareket yaşanmıştır. Bunların çoğunda Fransız Devrimiyle izleri aranarak demokratiklikleri ölçülmeye, halkın devrimdeki payı görülmeye çalışıldı. Ancak hep unutulan bir şey vardı, ya da daha önce pek değerlendirilmeyen bir yön. Fransız Devrimini halk mı gerçekleştirmişti? Tarihi açıdan ve olayların gelişimi açısından bakıldığında Bastil hapishanesinin basılmasından, Marsilya'dan Paris'e yürüyen köylülere kadar halkın devrimde payının büyük olduğu görülüyor. Unutulan ise tarihin özellikle Fransız Devrimi gibi dünyayı siyasi, sosyolojik ve kültürel anlamda değişime iten bir hareketi tek başına değerlendirmesinin büyük bir hata olacağıdır. Frnasız devrimini bir yangına benzetirsek eğer, her ne kadar Diderot, J.J. Rousseau gibi düşünürler bu ateşin yanması için bir iki kütük yerleştirsede, devrimi gerleştiren halkın, çoğunlukla okuma yazma bilmeyen, fakir, geçim sıkıntısı çeken insanlar olduğu düşünüldüğünde pekte bu ateşi yakmada etkileri olmadıkları söylebilir. Fransız Devriminde düşünürlerin fikirlerinin bu ateşin canlı kalmasında etkili olduğu ise su götürmez bir gerçektir.
Peki Fransız Devrimi'nin asıl sebebi gerçekten de halkın rejimi değiştime amacı mıdır? Aslına bakarsanız, Fransız Devrimine sebeb olan etkenlerden en önemlisi Yedi yuıl savaşları sonrası büyük bir sömürge kaybına uğrayan Fransa, ekonomik açıdan büyük bir krize girmiştir. Özellikle sömürgelereden gelen malların ticaretiyle uğraşarak zengin olan Burjuvazi sınıfı bu ekonomik sıkıntı sırasında soylu sınıfın hiçbir şey kaybetmeden sıyrılmasının yanı sıra kendi ekonomik güçlerinin ölçüsünde yönetimde temsil edilmediklerini düşünerek Parlemonto toplantısı sırasında Kral 16. Louis'den bazı sosyo ekonomik haklar istemişlerdir. Ancak bu isteklerinin yerine getirilmemesi Burjuva sınıfını yeni bir harekete teşvik etmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken, halkın hiçbir şekilde bu tartışmaların içinde olmaması ve Burjuva sınıfının kendi çıkarları adına bu harekete girişmik olduklarıdır. Savaş sonrası büyük bir fakirlik çeken ve çoğunluğu tarım ve hayvancılıkla uğraşan cahil halk, Burjuva sınıfının etrafında harekete geçerek Bastil hapishanesini basmıştır. Buırada halkın herhangi bir şekilde demokratik amaçları ya da rejimi değiştirme çabaları yoktur, geçim sıkıntısı içinde yaşayan ve kralından destek görmeyen, soyluların zararını karşılamak için sömürülen alt tabaka içindeki bütün kini ani bir tepkiyle sokaklara dökmüştür. Bu tepki yıllarca ders kitaplarında hatta Üniversite kürsülerinde bize demokratik bir devrim olarak gösterilmeye, hhümanist bir bakış açısıyla anlatılmaya çalışılmış, Avrupalı ve Fransızlar gözümüzde dünyayı değiştiren demokratik bir Cumhuriyet olarak canlandırılmıştır. Oysa halkların devrim yapmak, demokrasi istemek gibi özellikleri pek yoktur. Halklar bilinçli bir yapıdan çok belirli gruplar ya da kitlelerin arkasından koşan bir sürüye benzer. Bir halkın nabzını iyi ölçdüğünüz durumda onu istediğiniz yere sürükleyebilirsiniz. Ama unutulmaması gereken, halkın nabzının her zaman doğru şekilde ölçülemeyeceğidir. Fransızların 1789'da gerçekleştirdiği devrimden sonra Meclis önce beş Direktuvara sonra üç konsüle daha sonra ise bir imparatora yani Napoleon Bonnaparte'a bırakıldı. Devrimi yapan aynı halk İmparatoru güya kurdukları Cumhuriyeti yıktığı için alkışlıyordu.
Bugünde önce Gürcistan, sonra Ukrayna ve Kırgızistan'da bazı devrimler yaşandı. Bakıldığında hepsinde halk sokaklara döküldü ve güya demokrasi için yönetimi devirdi. Bugün bu devrimler sonrası devletler ekonomik açıdan daha zor bir durumda olmasına karşın devrimi yapan "halk" tan bir ses bile çıkmamaktadır. Bu durum bize toplumların ya da kitlelerin bir devrim yapmadığını asıl devrimi küçük grupların gerçekleştirdiğini göstermekteddir. Sovyet Devrimi Troçki tarafından kitlelere başvurmadan bu küçük grup tarafından gerkleştirilmiş, bu devrim bize devrim için halklara ihtiyaç duyulmadığını kanıtlamıştır.
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Eyl. 28, 2006
Dünyaya hakim olma hırsı insanoğlunun hiç bir zaman vazgeçmediği ve vazgeçemeyeceği hırslarındandır. İnsaanoğlu bu uğurda mensubu olduğu dini bile kullanmaya yeltenerek bu hakimiyetini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Türkler de hem İslamiyet öncesi hem de İslamiyet sonrası dünya hakimiyeti için taşlarını ileri sürmüş, sadece bağımsızlıklarına değil fethetmeye de ne kadar düşkün oldukları görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğu'da bu bağlamda 1453'den, 1699'a kadar geçen yükseliş dönemi içinde yaptığı fetihlerle dünya hakimiyetini elinde tutmayı bilmiştir. 1453'ün öncesinde de zaten Osmanlı'nın karşısına dişkilecek fazla bir güç olmaması bu tarihi daha gerilere atmamaıza neden olsada tam bir tarih belirlemek açısından İstanbul'un fethi bir dönüm noktasıdır. Ancak dünya siyasi tarihinde her süper gücün yerini bir başkası almaktadır. Osmanlı sonrası ise bu hakimiyet önce İspanya ve Portekiz'e, sonrasında ise İngiltere'ye geçmiştir. Osmanlı dünya hakimiyeti sırasında belki de dünya tarihinde az rastlanan bir şekilde bütün dinlere saygı göstermiş, hakimiyeti altında yaşayan milletlere neredeyse eşit davranmış, buda hakimiyeti uzun bir süre elinde tutmasında ve sonraları İmparatorluk zor duruma girse de uzun yıllar yaşamasına vesile olmuştur.
Osmanlı sonrası dünya hakimiyetine soyunan İspanya ve Portekiz özellikle Güney Amerika ve Güney Asya'da yeni keşfedilen ya da ticari yolların yeni rotaları üzerinde bulunan limanları ele geçirerek hem ticari anlamda hem de toprak genişliği anlamında büyük bir gelişme göstermişlerdir. Ancak bu iki devletin dünya siyaseti üzerinde olan etkisi uzun sürmemiş, sömürgecilik yarışından pay kapmak isteyen İngiltere, Fransa ve Hollanda bu iki devletin hakimiyetlerine son vermiştir. Fransa Afrika ve Güney Amerika'da yerleşmiş, Hollanda Hindistan kıyılarına ve İngiltere ise Amerika kıyılarına yerleşmişti. Osmanlı'nın hoşgörü politikası bu devletlerin hiçbiri tarafından yeni elde ettikleri topraklarda uygulanmadı. Yerleştikleri bölge halkı köleleştirilerek, en ucuz maliyetle ülkelerinin zenginlikleri yıllarca sömürgeci ülkelere aktı ve ekonomilerini zenginleştirdi. İngiltere ise bu zenginleşmeden yeterince pay almadığını düşünerek Hollanda'dan Hindistan'ı Fransa'dan ise Kanada'yı aldı. İngiltere yavaş yavaş büyüyerek birçok deniz aşırı ülkeye de seferler düzenledi. Avustralya'dan Güney Afrika'ya kadar birçok ülke toprakları artık İngiltere'nin kontrolü altındaydı. Hollanda'dan devraldığı Hindistan'ın içlerine kadar girerek tüm ülkeyi de ele geçirmeyi başardı. Tüm bu başarılar sadece İngiltere'nin elindeki silah gücü ile açıklanamazdı, Osmanlı'nın yıllarca önemsemediği denizler sayesinde İngiltere tüm rakiplerini dize getirerek güneş batmayan bir imparatorluk haline gelmişti. Osmanlı ise birkaç ünlü Kaptan-ı Derya sayesinde elde ettiği Akdeniz zaferleri dışında denizlere hakim olamamış, Okyanuslara açıldığı Kanuni döneminde yine denize yeterince önem vermediği için büyük bir hezimetle Hindistan'dan dönmüştü.
İngiltere yıllarca denizlerdeki bu başarıları sayesinde Napolyon'la ayağa kalkan ve tüm Avrupa'yı dize getiren Fransa'yı bile yenerek dünya hakimiyetini yıllarca devam ettirmiştir. Ancak Osmanlı'nın yürüttüğü sdenge politikası yıllar boyunca İngiltere tarafından da yürrütülmüştür. Tarihi düşmanları olan Fransızlarla birçok kere el sıkışan, beraber savaşan İngilizler Napolyon döneminde olduğu gibi kıyasıya rekabete girerek savaşmıştırda. İngiltere'nin tüm bu dengelerine rağmen Almanların birleşmesiyle beraber dünya hakimiyeti zora girmeye başlamıştır. Almanlar kısa sürede Afrika'da sömürgeler elde etmiş, Osmanlı ile ilişkilerini geliştirerek son yüzyılın en önemli yakıtlarından biri olmaya aday petrol rezervlerine çektiği demir yoluyla İngiltere'yi tehdit etmeye başlamıştır. Tüm bu dünya kontrolü merakı sonunda dünya üzerine hesap yapan tüm milletlerin birbiriyle savaşmasına neden olmuştur. İşte savaşın sonlarına doğru Avrupa milletlerinin yardımına gelen ABD'de hesaba katılması gereken bir güç olduğunu tüm dünyaya göstermiş ve savaşın kaderini değiştirmiştir. Şimdiye kadar dünyaya hakim olmak isteyen iki devletin savaşması sonrası ortaya çıkan dünyanın süper gücü 2. Dünya savaşında tekrar yükselen Alman ordusunun yüzünden yıpranan İngiltere'den ABD ve SSCB'ye geçmiştir. İngiltere'de bir işgal olmamasına ve kıta Avrupasına göre çok fazla zarar görmemesine karşı Hindistan, Pakistan ve Ortadoğu'dan çekilmek zorunda kalmasıyla dünya hakimiyetini de kaybetmiştir. Artık dünya ABD ve SSCB arasında kamplara bölünecek ancak bu soğuk savaştan ABD galip ayrılacaktır.
ABD süper güç olduğundan beri kendine tehdit olarak gördüğü her ülkeyi karıştırmayı ve yönetimini kendine bağlı hale getirmeyi bir görev haline getirmiştir. Osmanlı'nın da özellikle Balkanlar'da meydana gelen isyanlarda yönetimleri değiştimede aynı mantığı kullandığını biliyoruz. Kanuni'nin Avrupa din savaşları eşiğindeyken Martin Lurther'e maddi destek sağlaması da dünya hakimiyeti yapısının Osmanlı'dan beri pek değişmediğini ortaya koyuyor. Ancak Osmanlı'nın fethettiği ya da vergiye bağladığı ülkelerde halkın diline, dinine ve geleneklerine saygılı olması bugün pekte rağbet gören bir uygulama değil. Zaten bu yüzden Osmanlı'nın elde ettiği topraklar fetihken, ABD'nin yaptıkları ancak işgal kategorisindedir. 1945 yılından beri dünya hakimiyetini elinde bulunduran ABD, 1991 yılında SSCB'nin yılıklmasıyla ipi çözülen köpek misali önüne gelene saldırarak bu hakimiyeti hakkettiğini sanki bütün dünyaya kanıtlama yarışında görülüyor. Ama her geçen gün düşman sayısını arttıran ABD Osmanlı gibi sadece diğer kültürel yapıları değil batı kültürünü de kendine düşman etmeye başladı. Tüm bunlara rağmen şu an dünyada ABD'nin yerini alabilecek güçte bir devlet olmaması çok kutupluluğa geri dönüleceği tezini doğruluyor.
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Nisan. 23, 2006
Uygarlık dediğin "Göçebe" olur !
Bilmem hiç dikkat ettiniz mi, dünya tarihine yön veren uygarlıklar olarak tanımlanan tüm devletler yerleşik bir düzene sahiptir. Peki göçebeler bu dünyada hiç mi iz bırakmadı? Tabî ki iz bıraktılar, bu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak uygarlığın tanımı baştan göçebeleri yok saymaktadır. Yazı, alfabe, medeniyete katkı yapmış olması, yerleşik düzen işte bu şarttlar uygarlığın şartlarıdır. Bunun üzerine kendi tarihimiz üzerinden bir inceleme yaparak aslında yerleşik olmadan da nesıl diğer şartların yerine getirilebildiğini kanıtlamaya çalışacağım. Aslındfa tek yapacağım, göçebelerin uygarlığı yaptığı katkıları ortaya koymak ve görüşü okuyuculara bırakmak olacaktır.
Türklerin bilinen ilk yazılı belgesi Göktürk ya da diğer bir adıyla Orhun yazıtlarıdır. Daha önce yazı olarak nitelenebilecek Yenisey yazıtları gibi mezar taşlarına yazılan yazılar bulunmuştur ancak ilk yazılı belge Göktürk yazıtları olarak tanımlanır.Tabi bunda Göktürk yazıtlarının edebi değeri olmasının da etkisi vardır. Gördüğünüz üzere Türkler M.S. 8. yy'da Türkler edebi olarak kullanılabilecek bir yazıya ve kullanışlı bir alfabeye sahipti. Uygarlık olarak adlandırılan Çinliler ise hala kullanılabilir ölçüde kolay anlaşılabilecek bir alfabeye sahip değildir.
Medeniyete yapılan katkıyı ele alırsak, halıdan, çadıra, tatar yayından, mancınığa kadar Türklerin medeniyete yaptığı katkı tartışılmazdır. Hatta bu katkıların bir çoğunu göçebe olarak yapmıştır. Burada tek olmayan şart yerleşik düzendir. Türklerin Mete Han zamanında bugün tüm dünyada kullanılan ordu hiyerarşisini ilk uygulayan millet olması bile bizi uygarlık seviyesine sokmuyorsa burada bir yanlışlık var demektir.
Bildiğiniz gibi tarihte tüm göçebeler barbar olarak tanımlanır. Tabi bu tanımda Roma'nın kendi dışında olan tüm halklara barbar demesinin de etkisi var. Göçebeler hep saldırgan olarak gösterilse de aslında ilk saldırıları göçebelerden çekinen ve onların verimli topraklarına göz diken yerleşikler tarafından yapıldığı bir gerçektir. Göçebeler yerleşiklerin bu saldırılarından kurtulmak için iyi savaşçı olmaya çalışırlar. Bu yüzden göçebelerde elli silah tutan tüm erkekler savaşçıdır. Burada Türkçede ki savaş kelimesini ele almak isityorum. Savaş kelimesi savmak, savuşturmaktan gelmektedir. Yani bizde savaş saldırı anlamıyla değil, savunma anlamıyla kullanılmaktadır. Bu da bizim göçebe kültürden gelmemizden ileri gelen bir durumdur. Her ne kadar savaşçı bir kavim de olsak zorunlu olduğumuz için savaşmışızdır.Yerleşiklerde ise savaş saldırı amaçlıdır. Bunun için savaşmak şiçin ayrı bir savaşçı sınıfı yaratılmıştır. yerleşiklerde kültürel faaliyetler ise göçebelere oranla daha yoğundur. Çünkü yerleşik halkın bir kısmında kölelik hüküm sürdüğü için köleleri olan zengin halkın serbest zamanı kalmaktadır yani çalışma hayatları yoğun değildir. Ancak her ne kadar göçebeler bu tür kültürel etkinliklere zaman ayıramasa da özellikle dünyayı gezip dolaşan Türklerin yazdığı destanlar, yaktığı türküler göçebe kültürünün yerlkeşiklerin uzakktan burunlarını kıvırdığı gibi ilkel olmadığının kanıtıdır. Edebi açıdan bu kadar gelişen, el işlerinde usta olan iyi savaşan ve yerleşik uygarlıklara savaş makinalarını öğreten (Türk Sibir uygarlığının savaş makinaları kullandığı ve tüm dünyaya bu Türk boyundan savaş makinalarının yayıldığı bilimsel bir gerçektir.) bir toplum nasıl olurda ilkel olur. Tarih nasıl olurda coğrafyalara ismini veren, tüm dünyayı ayaklarının altına alan bu toplumları yok sayar. Yerleşiklerin bugün gelişimlerini ya göçebe uygarlıklara ya da onları takit ederek yaptıkları Coğrafi Keşiflere borçludur.
Göçebe kavimler özellikle Türkler birçok uygarlıpın etkisinde kalırlar. Ama bu onları etkilemedikleri anlamına gelmez. Başka toplumlardan öğrendikleri teknolojik gelişmeleri diğer toplumlara aktarırlar. Çünkü yerleşik düzende halklar bulunduklları yerden kimse savaşla söküp atmazsa gitmez. Toprağa bağlı bir yapısı vardır yerleşikliğin. Göçebeler ise vatana toprağa bağımlı yaşamaz, neresi daha verimliyse oraya yerleşir. Kısacası göçebeler tarihte dönüşümü sağlamış, yerleşikler ise statükoya neden olmuştur. Dünyayı dolaşan kervanlarda göçebelerdir. Yeniçağ'a kadar dünya ticareti göçebe toplumların elinde dönüyordu. Ticaret kolonileri göçeebe mantığıyla hareket eder, tüm dünyayı dolaşırdı (Dünya derken o zamanların dünyası akkdeniz kıyılarından ibaretti) Bu kanıtlar bize göçebelerin de uygar dünya düzenine katkı yapan uygarlıklardan olduğunu göstermektedir. Bundan sonra yerleşikler ne derse desin, uygarlık dediğin göçebe olur.
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı